Kadının soyadı – Yine!

(PS : 10 Mart tarihli AYM kararının gerekçesi Ekim’de yayımlandı. Onunla ilgili incelemem şurada: https://newrum.org/2011/10/25/aymnin-soyadi-karari/ )

17 Temmuz tarihinde yayınlanan haber ile öğrendik ki Ankara 11. Aile Mahkemesi evli olan davacının, evlenmeden önceki soyadını kullanması yönündeki talebine olumlu cevap vermiş. Kararın tam metni bulunamasa da Hakim Mustafa Karadağ “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi” yani CEDAW(Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination Against Women), 2004 yılında AİHM tarafından verilen ihlal kararına ve bunları öncelikli dikkate almamızı sağlayan Anayasa m.90 hükmüne dayanarak vermiş kararını; çok da iyi etmiş. Anayasa Mahkemesi’nin 10 Mart tarihinde, bu konu ile ilgili maddenin(TMK m.187) iptali istemini reddettiğini daha önce yazmıştım.  Henüz yayınlanmadığı için kararın gerekçesini hala bilmemekle birlikte, en azından Anayasa Mahkemesi’nden daha sağduyulu ve devlet tüzel kişiliği tarafından taraf olunan uluslararası anlaşmaların iç hukukumuza ne şekilde etki edeceğini dikkate alan bir hakimin mevcut olduğunu mutlulukla söyleyebiliriz.

Yine de kendi soyadını kullanma özgürlüğüne erişebilmek için, davacıların mesleklerinde kendi soyadlarıyla tanındıkları yönündeki savunmalara gerek kalmaması lazım. Kadın tanınmış olsa da olmasa da kendi soyadını kullanabilmeli; zira bu, meslekte ulaştığı aşama ile değil, kişinin kişilik hakları ile ilgili bir sorun.

Bu konuda derli toplu bir makale yazmaya niyetlenmişken Yrd. Doç Dr. Kerem Altıparmak tarafından yazılan ve 22.07.2011 tarihinde http://bianet.org/bianet/insan-haklari/131635-kadinin-soyadi-temel-haklar-rejimini-dusunmek-icin-bir-firsat adresinde Bianet’te yayınlanan yazıyı buldum. Kendisi o kadar güzel, öyle kapsamlı ve derli toplu yazmış ki bunun üzerine bir şeyler yazmaya çalışır mıyım bilemiyorum, göreceğiz bunu yakında. Şimdilik kendisinin yazısını paylaşmayı yeterli görüyorum. Hatta olur başına bir iş gelir de erişilemez korkusuyla buraya kopyalıyorum. 

Bu arada bugünkü Radikal’de dava açan kadınlarla yapılan röportajlar var, onu da okumak isteyebilirsiniz. Bunlardan ilginç bir husus: 2004 yılında AİHM’nin Türkiye’nin sözleşmeyi ihlal ettiğine karar verdiği davanın karşı tarafı olan Av. Ayten Ünal’ın eşi, tüm süreçte kendisine destek olmuş ancak karar sonrasında “kazandın ama herhalde soyadını değiştirmeyeceksin” demiş.

Neyse efendim, keyifli okumalar:

Yrd. Doç Dr. Kerem Altıparmak

Kadının Soyadı: Temel Haklar Rejimini Düşünmek İçin Bir Fırsat

Kadının evlilik öncesi soyadını kullanması konusunda AİHM kararlarıyla uyumlu etkili bir iç hukuk yolu yoktur; doğrudan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yolunun açılmış olduğunun kabulü gerekir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) evli kadınların sadece evlilik öncesi soyadlarını kullanmalarını engelleyen Medeni Kanun hükmünü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) aykırı bulduğu Ünal Tekeli/Türkiye kararından yedi yıl sonra bir kez daha evli kadının bekarlık soyadını kullanabileceğine dair müjdeli bir haberle karşı karşıyayız.[1]

Kimi kaynaklar, klişe bir ifadeyle kararın “emsal oluşturacağını” söylüyor. Her yıl benzer bir haberle[2] karşılaştığımız dikkate alındığında, bu kararın nasıl emsal olacağı, neden aynı haberlerin tekrar tekrar yapıldığını düşünmek bizi daha temelde yatan bir soruna götürme imkanı sunuyor.

Öncelikle belirtelim ki bu karar da daha öncekiler gibi emsal olmayacak. Nitekim daha önce emsal olacağı söylenen kararların bazılarının sonradan Yargıtay tarafından bozulduğunu biliyoruz.[3]

Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın yakın tarihli kararları yüksek yargının bu hakkı tanımadığını gösteriyor. Sorunun temelinde, yargının insan hakları normlarını olabildiğine dar yorumlaması, normlar hiyerarşisi içerisinde insan hakları antlaşmalarını görmemekte ısrar etmesi ya da bu antlaşmaları kendi benimsediği dar yorum içerisinde anlamsızlaştırması yatıyor.

Bu açıdan bakıldığında, haberde geçen gibi çok yerinde kararlar bir hakkı ifade etmekten çok bir lotarya sonucuna dönüşüyor. Bunun sonucu olarak da müjdeli kararlar haber yapılmaya devam ediyor.

Soyadı Sorunu

Medeni Kanun’un 187. maddesine göre “Kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır; ancak evlendirme memuruna veya daha sonra nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilir.

Daha önce iki soyadı kullanan kadın, bu haktan sadece bir soyadı için yararlanabilir.” Açık bir cinsiyet ayrımcılığına vücut veren bu kural uzunca bir süredir kamuoyunda da tartışılıyor.

AİHM, Ünal Tekeli/Türkiye davasında, mülga 743 sayılı Medeni Yasa’nın aynı kuralı benimseyen 153. maddesinin AİHS’e aykırı olduğunu saptayarak Türkiye’nin Sözleşme’yi ihlal ettiğine karar vermişti.

Ancak geçen yedi yıl içerisinde ilgili mevzuatta bir değişikliğe gidilmedi. Karar, genel nitelikli önlemler alınmadığı için halen Bakanlar Komitesi’nin izleme listesinde yer alıyor. Ayrıca iç hukuk yollarını tükettikten sonra dört yeni başvuru daha AİHM’e gönderilmiş bulunuyor.[4]

Anayasa Mahkemesi

AİHM’in ihlal bulduğu eski yasanın 153. maddesi, Anayasa Mahkemesi’ne de iptal talebi ile götürülmüştü.[5] Davayı Anayasa Mahkemesi’ne götüren Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, söz konusu hükmün maddi ve manevi kişiliğini geliştirme hakkı konusunda kadın aleyhine ayrımcılığa neden olduğunu ileri sürmüştü.

Anayasa Mahkemesi ise  maddi ve manevi kişiliği geliştirme hakkına ilişkin itirazı incelememiş, bu hükmün anlamını tanımlamamış, bunun yerine kuralın kimi sosyal gerçeklerin doğurduğu zorunluluklardan ve yasakoyucunun yıllar boyu kökleşmiş bir geleneği kurumsallaştırmasından kaynaklandığını belirterek iptal talebini reddetmişti.

Bir başka deyişle Anayasa Mahkemesi’ne göre sosyal gerçekler maddi ve manevi varlığı geliştirme hakkını sınırlandırmak için yeterli bir neden sayılabilirdi.

2004 yılında Ünal Tekeli kararında AİHM, kadının aile soyadını evlilik sonrasında kullanmasını meşru gösterecek hiçbir nesnel sebebin bulunmadığı sonucuna ulaşmıştır.

AİHM’e göre, cinsiyete dayalı farklı muameleyi meşru gösterecek kamusal faydanın çok güçlü olması gerekir. Aile birliğini sağlamak amacıyla kocanın soyadının kullanılması, bu kadar güçlü bir sebep sunmak bir yana gerek Birleşmiş Milletler’in gerekse Avrupa Konseyi’nin çeşitli organları tarafından yakın dönemde açık bir şekilde reddedilmiştir.

Avrupa Konseyi içerisinde kadının evlilik sonrasında otomatik bir şekilde kocanın soyadını almaya mecbur olduğu tek ülke Türkiye’dir ve diğer Konsey üyesi ülkelerde böyle bir uygulamanın olmaması aile birliğine zarar vermemiştir.[6]

Kural, yeni Medeni Yasa döneminde tekrar Anayasa Mahkemesi’nin dikkatine sunulmuştur. İlk davadan farklı olarak Anayasa Mahkemesi’nin önünde hem AİHM’in kararı hem de çok daha açık bir kurallar bütünü vardır.

2001 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile 41. maddede ailenin eşler arasında eşitliğe dayanacağı hükmü getirilmiştir. Anayasa’nın eşitliği düzenleyen 10. maddesinin ikinci fıkrası 2004 yılı değişikliği sonrası şu şekildedir:

“Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.”

Bunun da ötesinde, kararın verilmesinden önce 2010 yılı referandumu ile Anayasa bir kez daha değiştirilmiş ve Anayasa Mahkemesi’nin görev alanı genişletilmiştir. Anayasa Mahkemesi artık anayasa şikayeti alabilecektir. Bu yeni görev, Anayasa’nın 148. maddesinin 3. fıkrasında şu şekilde ifade edilmiştir:

“Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır.”

Bu yeni kurallar karşısında, Anayasa Mahkemesi’nin eşitliğe uygun yorum yapmasının yolu fazlasıyla açılmıştır. Hatta AİHS’in sınırlı hükümlerinden bu sonuç çıkarılıyorsa Anayasa’nın bu kadar ayrıntılı hükümlerinden zorunlu olarak bu sonucun çıkması gerektiği ileri sürülebilir. Ancak Anayasa Mahkemesi, gerekçesi henüz açıklanmayan kararında iptal talebini bir kez daha reddetmiştir.[7]

Esasa ilişkin hükümleri Mahkeme’nin nasıl yorumladığını kararı görmeden kestirmek mümkün değildir. Bununla birlikte, bu karar, 148. maddede yeni düzenlenen anayasa şikayeti mekanizması açısından umut verici değildir.

Anayasa’nın 148. maddesinde düzenlenen “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki” ifadesinin AİHM’in Sözleşme’nin kapsamında tanıdığı haklar şeklinde anlaşılması halinde, Anayasa Mahkemesi’nin AİHM’in ihlal bulduğu konularda aksi somut bir şekilde Anayasa’da düzenlenmediği takdirde AİHM’le paralel karar vermesi gerekmektedir.

Hukuk sisteminin bütünlüğü açısından bu yöntem sadece anayasa şikayeti açısından değil ve fakat iptal davaları açısından da bu şekilde anlaşılmalıdır. 148. maddedeki değişikliğin amacının bu olduğu açık olmasına[8]rağmen Anayasa Mahkemesi, AİHS’e anayasal bir değer tanımamakta, Sözleşme’de tanınan hakları AİHM’in yorumladığı şekilde değil kendi anladığı şekilde sınırlandırmaktadır.

Bu haliyle, anayasa şikayeti temel hak ve özgürlüklerin korunması açısından ek bir güvence getirmemektedir. Soyadı davasının gösterdiği kadarıyla, Anayasa Mahkemesi, karar verirken AİHM içtihatlarını esas almayacak, eskiden olduğu gibi Anayasa’daki hak ve özgürlükleri dar yorumlayan bir metodolojiyi devam ettirecektir.

Yargıtay

AİHS’in yanında, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi aile adı konusunda hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde bir eşitlik kuralı getirmektedir. Sözleşme’nin 16. maddesinin g bendine göre:

“Taraf devletler kadınlara karşı evlilik ve aile ilişkileri konusunda ayrımı önlemek için gerekli bütün önlemleri alacaklar ve özellikle kadın-erkek eşitliğine dayanılarak kadınlara aşağıdaki hakları sağlayacaklardır:  Aile adı, meslek ve eş seçimi dahil her iki eş (kadın-erkek) için geçerli, eşit kişisel haklar,”

Türkiye Sözleşme’ye taraf olduğunda bu hükme çekince koymuş ancak bu çekincesini 20 Eylül 1999 tarihinde, muhtemelen Medeni Kanun’da 1997 yılında yapılan değişikliği dikkate alarak, geri çekmiştir. Sözleşme’nin denetim organı Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi de, çeşitli vesilelerle kadının ad seçiminde ayrımcılığa uğramasının Sözleşme’yi ihlal ettiğini belirtmiştir.[9]

Son dönemde yine konuyla ilgili olarak Türkiye BM Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Antlaşma’yı onaylanmıştır.[10]

Sözleşme’nin 3. maddesine göre Taraf Devletler, Sözleşme’de yer alan bütün medeni ve siyasal haklardan erkeklerle kadınların eşit yararlanmasını güvence altına almakla yükümlüdürler.

Aynı Sözleşme’nin 23. maddesinin 4. fıkrasına göre Taraf Devletler, eşlerin evlenirken, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde eşit hak ve sorumluluklara sahip olmalarını sağlamak için gerekli tedbirleri alacaklardır. İnsan Hakları Komitesi’ne göre, eşler arasında, özgün aile isimlerini taşımada ya da yeni aile ismi seçme konusunda ayrımcılık yapılmamalıdır.[11]

Her ne kadar Anayasa Mahkemesi soyadını kişinin maddi ve manevi bütünlüğünün bir parçası olarak değerlendirmemiş ve maddeyi iptal etmemişse de hukuk mahkemelerinin Anayasa’nın 90. maddesi yollamasıyla uluslararası hukuku uygulama imkanı devam etmektedir.

Anılan maddenin son fıkrasına göre “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

Hem Avrupa Konseyi hem de BM Sözleşmeleri’nin soyadına ilişkin açık hükümleri karşısında,  uluslararası sözleşmelerin esas alınması beklenmelidir.

Aşağıdaki şema, Anayasa/uluslararası antlaşma/kanun ilişkisinin farklı ortaya çıkış ihtimallerini göstermektedir:

Anayasaya Uygunluk

Uluslararası İnsan Hakları Antlaşmasına Uygunluk

Sonuç

1. Çelişki Tipi

Yasa Anayasa Aykırı Yasa Uluslararası Antlaşmaya Aykırı Çatışma Anayasa ile yasa arasında

2. Çelişki Tipi

Yasakoyucu Anayasa’ya Uymak için yasayı çıkarmak zorunda Yasa Uluslararası Antlaşmaya Aykırı Çatışma Anayasa ile Uluslararası antlaşma arasında

3. Çelişki Tipi

Anayasa yasakoyucuya takdir marjı bırakmış Yasa Uluslararası Antlaşmaya Aykırı Çatışma yasa ile uluslararası antlaşma arasında

3. çelişki tipi, uluslararası insan hakları hukukunun iç hukuka etkisinin 90. madde aracılığı ile sağlanacağı asıl çatışma halini tanımlamaktadır.

Bu hipoteze göre, Anayasa yasakoyucuya bir imkan sunmakta ancak bu imkanı zorunlu kılmamaktadır. Aslında Anayasa Mahkemesi’nin iptal talebini yerinde görmediği birçok durumda bu hipotez geçerlidir.

Bazı durumlarda, bu husus çok açık bir şekilde ifade edilmiştir. Örneğin 2010 değişiklikleri öncesinde Anayasa’nın 129. maddesi “Uyarma ve kınama cezalarıyla ilgili olanlar hariç, disiplin kararları yargı denetimi dışında bırakılamaz” hükmüne yer vermekteydi. Bu hüküm, uyarma ve kınama cezası dışındaki cezaların yargı denetimi dışında bırakılmasını kesin bir şekilde yasaklamakla birlikte, uyarma ve kınama cezalarını yargı dışında bırakma konusunda yasakoyucuya bir takdir marjı bırakmaktaydı. Böylece, uyarma ve kınama cezalarına karşı yargı yolunun açık olması da kapalı olması da Anayasa’yı ihlal etmeyecekti.[12]

Ancak, Anayasa’nın takdir marjını bu kadar açık bir şekilde ifade etmediği durumlarda da benzer bir sonuca ulaşılacaktır. Anayasa Mahkemesi’nin bir yasayı iptal etmemesi bu yasanın yasakoyucu tarafından kaldırılamayacağı anlamına gelmez.

3. çelişki tipinde yasanın varlığı da yokluğu da Anayasa’yı ihlal etmez. Bununla birlikte, bu hipotezde yasanın varlığı uluslararası insan hakları antlaşmalarına aykırılık içermektedir. O halde artık çatışma Anayasa-yasa veya Anayasa-uluslararası antlaşma arasında değil antlaşma ile yasa arasındadır. 90. maddenin düzenlediği alan tam da bu alandır.

Kadının evlilik öncesi soyadını evlilik sonrasında da kullanmasına yönelik talepler Anayasa Mahkemesi’nin 187. maddeyi iptal etmemesi sonrasında bu kategoriye dahil edilebilir.

Anayasa Mahkemesi yasayı Anayasa’ya aykırı bulmamıştır ama buradan eşlerin soyadı seçimi konusunda eşit olacağı bir düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olacağı sonucu da çıkarılamaz.

Bu durumda, 90. madde uyarınca hukuk mahkemeleri, Anayasa Mahkemesi yasayı iptal etmemiş olsa bile insan hakları antlaşmaları ile çelişik bulunan 187. maddeyi değil ve fakat uluslararası antlaşmaları esas almalıdır. Haberde özetlenen kararında Ankara 11. Aile Mahkemesi de 90. maddeyi doğru yorumlayarak bu şekilde karar vermiştir.

Ne var ki, konuya ilişkin Yargıtay kararları, 148. madde gibi 90. maddenin de anlamsızlaşmasına neden olmuştur. Yukarıda söz edilen dört AİHM başvurusunun tamamında Yargıtay, Medeni Kanun’un 187. maddesini esas alan ilk derece mahkeme kararlarını onamıştır.

Daha vahimi, ilk derece mahkemesinin davacı lehine karar verdiği ve kararın çekişmesiz yargı yöntemine göre karara bağlandığı için kesinleştiği bazı vakalarda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kararın yürürlükteki hukuka aykırı olduğu savıyla kanun yararına temyiz edilerek bozulmasını talep etmiş, Yargıtay 18. Hukuk Dairesi talep yönünde karar vermiştir.[13] Söz konusu kararda hiçbir uluslararası hukuk kaynağından bahsedilmemiştir. Benzer kararlar 2. Hukuk Dairesi tarafından da verilmektedir.[14]

Ankara 11. Aile Mahkemesi Kararı

Tüm bu anlatılanlardan yola çıkarak Ankara 11. Aile Mahkemesi kararının önemini azaltmak istemiyoruz.  Mahkeme, Yargıtay’ın yanlış içtihadına uymayarak Anayasa’da öngörülen temel haklar sistemine uygun bir karar vermiştir.

Muhtemelen bu karar temyiz de edilmeyeceği için davacı lehine kesinleşecektir. Ama öte yandan, Türkiye’de farklı mahkemeler tarafından davacılar aleyhine verilen kararlar da Yargıtay tarafından onanmaya devam edecektir.

Kadının soyadı tartışması bu vesileyle temel haklar rejimine ilişkin iki endişe verici hususun altını çizmeye fırsat vermiştir.

Birincisi, bir hukuk devletinde temel haklar ve özgürlükler yıllarca tesadüflere bağlı olarak korunamaz. Her sene münferit mahkeme kararlarına ilişkin verilen müjdeli haberler, kararı veren mahkemeler açısından ne kadar olumluysa Anayasa ve uluslararası antlaşmalarla korunan hakların tüm insanlara eşit olarak verilmemesi açısından bir o kadar can sıkıcıdır.

İkinci vurgulanması gereken husus yüksek mahkemelerinin insan haklarına ilişkin yaklaşımı ile ilgilidir. Soyadı davası ışığında bunu üç alt başlıkta toparlamak mümkündür.

İlk olarak; Anayasa Mahkemesi’nin maddi ve manevi kişiliği geliştirme kavramını açıklayacak tutarlı bir temel hak metodolojisi yoktur.

İkinci olarak; Türk hukukunda Anayasa’nın 90. maddesine 2004 yılında eklenen son fıkra anlamını bütünüyle yitirme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Dahası Anayasa Mahkemesi’nin uluslararası hukuka yaklaşımı, 148. madde ile getirilen anayasa şikayeti mekanizmasının da Strazburg içtihadı ile uyumluluğu gözetmeyeceğine dair umut kırıcı bir mesaj vermektedir.

Üçüncü ve kadının soyadı sorununa ilişkin özel sonuç ise şöyle özetlenebilir: Kadının evlilik öncesi soyadını kullanması konusunda AİHM kararlarıyla uyumlu etkili bir iç hukuk yolu yoktur.

Bazı mahkemelerin tesadüfen davacılar lehine karar veriyor olması, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararları karşısında etkili bir iç hukuk yolu olarak nitelendirilemez. Bundan sonra bu konuda hiçbir ulusal hukuk yolu izlenmeksizin doğrudan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yolunun açılmış olduğunun kabulü gerekir. (KA/BA)


Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, İnsan Hakları Merkezi

[1] Radikal, “Evli kadın bekarlık soyadını kullanabilecek”, 17 Temmuz 2011,

[2] “AİHMnin Soyadı Kararı İç Hukuka Uygulandı”; Zeynep Fulya Işılak “Kadının Soyadı”, Ankara 5. Aile Mahkemesi’nin E.2009/293, K.2009/1359 nolu kararını yorumluyor; Yardımcı doçentin kızlık soyadı zaferi, Hürriyet, 8 Nisan 2010.

[3] Örneğin bir üst notta bahsedilen davalardan birinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın temyiz ettiği karar Yargıtay 2. Hukuk Dairesi tarafından davacı aleyhine bozulmuştur. Bkz. “Kadının Soyadı da Yok!”, Vatan, 17.6.2007. Benzer bir karar için bkz. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi, kt. 6.7.2010, E. 2010/6750, K. 2010/10314.

[4] Asuman Sönmez/Türkiye, 51166/06; Bahar Leventoğlu Abdülkadiroğlu/Türkiye, no. 7971/07; Gülizar Tuncer Güneş/Türkiye, no. 26268/08; Betül Tanbay Tüten/Türkiye, no. 38249/09

[5] AYM’nin 29.9.1998 gün ve E. 1997/61, K. 1998/59 sayılı kararı.

[6] Ünal Tekeli/Türkiye, no. 29865/96, 16.11.2004, para. 43 vd.

[7] “Anayasa Mahkemesi, kadına soyadı seçme hakkı vermedi”, Vatan Gazetesi, 15 Mart 2011. Kararın gerekçesi halen açıklanmamış ve Resmi Gazete’de yayımlanmamıştır.

[8] Değişiklik gerekçesinde, hükmün Anayasaya eklenmesinin asli nedeninin AİHS ihlallerinin önlenmesi olduğu belirtilmiştir. Amaçsal yorum metodu kaçınılmaz olarak bu anlamın baskın çıkmasını gerektirmektedir. Ancak lafzi yorumla da benzer bir sonuca ulaşılabileceğini söylemek mümkündür. Gerekçe için http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tasari_teklif_sd.onerge_bilgileri?kanunlar_sira_no=82348.

[9] Örneğin bkz. Ürdün, A/55/38 part I (2000) 16, para. 174 ve 175; Hollanda, A/56/38 part II (2001) 63 para. 223 ve 224.

[10] 2003/5851 sayılı Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin İlişik Beyanlar ve Çekince ile Onaylanmasına Dair Karar. RG: 21.7.2003, Sayı: 25175.

[11] General Comment No. 28: Equality of rights between men and women (article 3) : 29.03.2000. CCPR/C/21/Rev.1/Add.10, para. 25.

[12] Ne var ki yukarıda açıklandığı gibi Anayasa Mahkemesi bu kuralı tamamen yanlış yorumlayarak yasakoyucunun bu cezalara yargı yolu açamayacağına karar verdi. Bkz. AYM’nin 27.11.2007 tarih ve E. 2002/169, K. 2007/88 sayılı kararı.

[13] Yargıtay 18. Hukuk Dairesi, kt. 6.7.2010, E. 2010/6750, K. 2010/10314.

[14] Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, kt. 12.5.2009, E. 2008/3618, K. 2009/9413.


Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s