Eğitim meğitim karışık bir şeyler işte…

Memur çocuğu olmanın genellikle pek pozitif bir yönü yoktur. Sürekli taşınır, habire çoktan oluşmuş/gruplaşmış arkadaşlıklara katılmaya çalışırsın, sonra, tam da süper arkadaşlıkların varken hadiii hop yeniden başka bir yere göç edersin. Sonuçta bi bakarsın ki, ilkokul gibi epi topu 5 yıllık bir süre alan bir eğitimi 3 ayrı okul, 4 ayrı öğretmende tamamlayıvermişsin.  Ne beklenir peki o eğitimden? Hele de okullardan birisi doğunun enn ücra köşelerinden birinde, aslında mevcut olan ama fiilen kullanmanın imkansız olduğu bir tuvalete sahip, kirpikler buz tutarak gidilen bir yerse. Bu söylediklerim elbette eğitimin kötü olmasını gerektirecek şeyler değil, sadece o günlerden o okula ait aklımda kalan en çarpıcı şeyler. Sonuçta şu yüzden eğitim kötüydü falan diyebileceğim bir örneğim yok ama kötü olduğunu biliyorum.

Annemin birinci sınıfın ilk günü beni oradaki okula götürüp kapının karşısında ikinci sırada oturmakta olan Hasan ve Hüseyin’in arasına oturtarak öğretmenime teslim etmesinin ardından eve gidip ağladığını sonradan öğrendim.

Benim açımdan bakıldığında, okula orada başlamak kötü bir şey değildi çünkü “iyi” olarak nitelendirebileceğim bir yer bilmiyordum. Tek bildiğim orasıydı, o okuldu, o yüzden de kötü diyemezdim.(Hani şu hiçbir şey zıddı olmadan değerlenmez düşüncesi var galiba burada)
Ama hem okul hem de oradaki hayat bakımından birtakım “ilginçlikler” seziyordum. Mesela aralarına oturtulduğum çocuklar bana bakıp bir şeyler söylüyorlardı ama ben anlamıyordum. Öğretmenin arabası vardı, sınıf arkadaşlarım “taksi” diyordu buna, ilk zamanlar öğretmenlik dışında bir de taksicilik yaptığını sanıyordum adamcağızın. Sonracığıma mesela sadece bir caddesi vardı oturduğumuz yerin ve alışveriş ettiğimiz tek bir market, yine tek bir manav. O tek caddede sağda bir yerlerde kasapların olduğu bir avlu vardı; hepsinin önünde hayvan parçaları, sinekler her yerde… O yaşımda ben bile nasıl tiksinmiştim. Aynı şekilde çarşıdaki insanlar da çoğunlukla “anlaşılmaz” konuşuyorlardı.
Neyse ki lojmanda yaşıyorduk, parkta oynayacak bir sürü arkadaşım vardı. Okula bir servis getirip götürüyordu bizi. Bu izolasyon ve yaşım sayesinde pek de farkında değildim nasıl bir ortamda yaşamak durumunda olduğumuzun. Eğer 3-5 yaş daha büyük olsaydım, oraya ilişkin tespitlerim daha fazla olabilirdi.

Neyse, en son şunu diyordum; o kısa 5 yıla sığdırdığım öğretmen ve okul bolluğundan dolayı Anadolu Lisesi sınavında pek bir başarı beklemiyorlardı bizimkiler benden. Hatta annem sonradan hiçbir başarı beklemediğini itiraf etti. O esnada büyük şehre gelmiştik. Tamam kursa gidiyordum ama bu ancak derslerimi takviye etmek içindi.
Öğretmenimiz 55 kişilik sınıftan umut gördüğü 11 kişi seçmişti ve seçilenlere labortuar dersi saatlerinde test çözdürüyordu. İlginç bir şekilde bu “futbol takımı”nın içinde ben de vardım.

Sınava girdim, yarım saat falan erken çıktım. Annem de babam da sinir oldular buna. Ama bildiğim soruları cevaplamıştım, bilemediklerimi de boş bırakmıştım. Bilemediklerimi zaten bilemiyordum, yarım saat daha uğraşmanın manası yoktu.
O çıkış sahnesi hala aklımda. Okulun kapısında veli güruhu beklemekte, ben yavaş yavaş yürüyerek dışarı çıkıyorum, herkes bana bakıyor, ileride annemle babamı görüyorum, beni görünce şaşırıyorlar. Bana doğru geliyorlar galiba. Nasıl geçti diyorlar, eh işte diyorum. Ama hem bu cevap yüzünden hem gülerek çıkmadığım, hem de erkenden çıktığım için sanırım, millet bizimkilere acıyarak bakmaya başlıyor. Kalıp cevaplarını kontrol etseydin falan diyorlar, lakin olan olmuş. Babam hala anlatır bunu, “bi baktık bizimki geliyo, erkenden bırakmış çıkmış, kızım biraz daha baksaydın, yok, inat işte” diye.

Açıklanma meselesi ise epey ilginç. Sonuçlar belli olmuş, internet falan yok tabi, ertesi günkü gazeteyi bekliyoruz.
Buraya bir parantez açmalıyım: “o zamanlar x yok tabii” kalıbını kullanacak yaşa gelmişim ben ya! Buna sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Hiçbir zaman “aman şu yaşa geldim, hala x olamadım” falan demem, hatta yaşımı da bilmem. Nasıl mı bilmem? Şöyle ki ortaokul ve lise yılları boyunca, herkesin olduğu gibi benim de en önemli amaçlarımdan biri “18 yaşına gelmek”ti. Geçmesi gereken zaman geçti ve ta-taaam; 18 oldum. İşte ondan sonra bıraktım yaşımı saymayı. Gerek yok ki.
Yalnız bazen birisi yaşımı sorduğunda kalakalıyorum, işte o anda yaşım yerine doğduğum yılı söylüyorum “cool” bir tavırla. Çok yakın bir arkadaşım böyle söyleyerek insanları zahmete soktuğum tespitini yaptı bana yazdığı bir doğum günü kartında. Öyledir belki de… Bir tek bu sene biliyorum yaşımı, o da birkaç şeyde gerektiği için unutmadığımdan. Açtığım parantezi kapatıyor, kaldığım yerden devam ediyorum.

Sonuçlar belli olmuş, internet falan yok tabi, ertesi günkü gazeteyi bekliyoruz. Nevzat amca getiriyor sabah gazeteyi. Annem hemen açıp bakıyor ve bana “yok kızım, kısmet değilmiş” gibi bir şey diyor. Ben de peki deyip odama dönüyorum. Kardeşimle aynı odayı paylaşıyoruz o zamanlar ve ikimiz de yatak toplama aşamasındayken çalmıştı kapı. Annem yok deyince odama dönüp yatağımı toplamaya devam ediyorum. Hatta taaa annemin çeyizinden turuncu bir örtü var, onu örtmekteyim yatağın üzerine.
Bir süre sonra annem bağırıyor salondan. Kazanmışım!

Benim odama gitmem ile annemin bağırışı arasındaki zamanda şunlar olmuş: annem bana kazanamadın dediğinde meğer en son tercihim dolayısıyla en düşük puanlı okulun sonuçlarına bakmış. O zaman sadece 3 tercih yapılabiliyordu. İşte annem de 3. okula bakmış ki numaram yok, bana “cık” demiş. Ben içeri gidince tekrar kontrol etmiş, yine yok. “Acaba olur mu ki?” diye düşünerek 2.okulun sonuçlarında aramış benim numaramı, o da yok.
“Olmaz ama hadi bir de ilk sıraki okula bakayım” demiş… ve bingo!
Böyle de yavrusunun başarısından emin bir annem var işte 🙂

Hemen giyinip okula gittik, öğretmenimle paylaştık falan, herkes çok mutlu. Kardeşim ise çıldırmış durumda.
Hadi ben sevindim iyi bir okulda okuyacağım için, tamam ama o zaman 4 yaşında olan kardeşimin sokakta “ablam anadolu issesini kazanmış” diye zıplamasının nasıl bir manası var? “isse” diye adlandırdığı şeyin ne olduğunu bilmiyor bile. Lakin nedir? Biz çok sevinçliyiz, o yüzden o da duyduğu ve anlamlandırabildiği kadarıyla dahil olmak istemiş olaya, böylece tüm mahalleye ilan ediyor ablasının “başarısını”.

O zamana ait güzel anılardan biri bu da. (“Anı genelde güzel olur zaten” – Bunu da bir ara yazayım)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s